Dünya Kadınlar Günü – Siren İdemen

kadınlarGünüSiren İdemen, Georges Perec’in “Karanlık Dükkân – 124 Rüya” kitabının çevirisiyle, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (IKSV) tarafınca, Talât Sait Halman adına oluşturulan çeviri ödülünün ilkine değer görüldü. Bugüne kadar birçok kitabın çevirmenliğini üstlenen, öte yandan Express, Roll ve Bir+Bir gibi değerli dergilerin kurucuları arasında yer alan İdemen’le, çevirmenliği, ödülün anlamını ve Türkiye’de çevirmenlerin yaşadığı sorunları konuştuk. İdemen, törende Doğan Hızlan’ın dile getirdiği eleştiri konusunda da “Kitabın girişinde çevirmenin biyografisine yer verilmesi, çevirmenin adının dış kapakta yazılması çevirmene, emeğine, yaptığı işe daha çok saygı gösterildiği anlamına gelmiyor” diyor.

Georges Perec’in kitabı, kolay dile gelmeyen bir şeyin, rüyaların üzerine kurulu. Perec kitabının hemen başında, “Gördüğüm rüyaları kayda geçirdiğimi sanıyordum; kısa süre sonra fark ettim ki, meğer sırf yazmak için rüya görür olmuşum” diyor. Rüyaların anlatıldığı bir kitabı çevirmek, nasıl bir deneyimdi? Zorlukları nelerdi?

Rüyayı dile aktarmak belli bir zorluk taşıyor; çünkü görüntüler iç içe geçer. Yazarın rüyanın kendine özgü zaman akışını kelimelerle dile aktarmak için başvurduğu yöntemler var, onlara çözümler bulmaya çalışmak, belli bir zorluk taşıyor, bir matematik problemi çözer gibi uğraşıyorsunuz ama zevkli de.

Beni daha çok zorlayan, tedirgin de edense şuydu: Her metinde söz ettiği mekânların, kişilerin kendi hayatına ya da daha önce yazdıklarına göndermeleri var; onları atlar mıyım, aman atlamayayım, burada kastedilen ne, yüzeyde gözükenin altında ne olabilir, diye epey düşündüm. Çok katmanlı bir kitap ve her bir katmanın altından başka bir şey çıkması evet uğraştırıyor ama çevirinin zevk veren yanı da buydu.

Siz ödül törenindeki konuşmanızda da çeviri yapmayı “iğneyle kuyu kazmaya” benzetmiştiniz.

Ödül günü benimle yapılan küçük bir söyleşide “Yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes çeviri yapabilir mi?” diye sorulmuştu. Ben de soruyu tırnak içinde tekrarlayarak “Yapamaz” demiştim ve şöyle devam etmiştim:

“Yabancı dili ve anadilini çok iyi bilmek, biraz değil çok okumuş yazmış olmak da iyi bir çeviri için yeterli değil bence. Her yazarın kendine ait bir dili, bir sesi var. Bir yazarı çok iyi çeviren bir çevirmen, aynı dilde yazan bir başka yazarı çeviremeyebilir. Bir yazarın bir eserini iyi çevirip, aynı yazarın başka bir biçimde yazdığı bir metni de çeviremeyebilirsiniz, orada o sesi yakalayamayabilirsiniz”

Kastım, ancak bazı “üstün meziyetli”, “seçilmiş” insanlar çeviri yapabilir, gibi bir şey değil. Herkes çeviri yapamaz gibi tepeden, kibirli bir üslup da değil.

George Perec, daha önce kitapları Türkçeye aktarılan bir yazar, başlarken diğer çevirilere göz attınız mı?

Bir kısım çevirileri, orijinallerine bakarak karşılaştırdım. Benim çok hoşuma giden çözümler, çok takdir ettiğin yanlar oldu ama çeviri çok hassas bir şey. Bazı çevirilerde çevirmen çok öne çıkabiliyor. O da bana rahatsız edici geliyor. Okuyucuların çevirmeni aslında unutması lazım. Çevirmenin kendini hissettirmemeyi başarması lazım.

“Can Yücel çevirisi”ne öykünülmemeli diyebilir miyiz?

Can Yücel onları Türkçeye çevirdiği gibi, Can Yücel dilinde yazdı. Bu ona ait bir tarz. O da zaten bu tarz çeviriyi belli yazarlarla yaptı. O başka, Can Yücel’in yaptığı gibi yapmaya çalışmak, ona öykünmek, bunu bir tür çeviri tarzı olarak kabul etmek ve taklit etmek başka ve bence bu çok yanlış. Onu başarabilmek herkesin harcı değil, o yeniden yazıyordu ve kendine ait çok geniş bir alan içinde hareket ediyordu. Ama bu genelleştirebilecek bir çeviri yöntemi değil; o Can Yücel’di…

Talât Sait Halman adına verilen ödüle değer görülünce neler hissettiniz?

Çok hasret kaldığımız derinlikte birinin adıyla anılan bir ödülü almak benim için gerçekten çok sevindirici. Ciddiye alınarak düzenlemiş bir ödül, genelde iki tane beylik laf edilir, tebrik edilir. Burada seçici kurulun ayrıntılanmış bir gerekçelendirmesi, değerlendirmesi vardı. Bu özen beni çok sevindirdi, iyi geldi.

Bu ödül etrafında çevirmenlik sorunu, çeviri sorunu, çevirmenlerin sorunları, okuyucu sorunu tartışılsa, gündeme getirilse, düşünülürse çok yararlı olur. Tabii bunlar bir çırpıda çözülebilecek sorunlar değil.

Çevirmenler yaptığı işin karşılığını alabiliyor mu?

Manevi tatminin dışında; yaptığınız işe ayırdığınız zaman ve verdiğiniz emek arttıkça aldığınız telif ücreti azalıyor, asgari ücretin yarısına filan geliyor. Çünkü siz adet üzerinden ücret alıyorsunuz. En çok emek isteyen kitaplar bin, bin beş yüz basılıyor; burada bir okuyucu sorunundan söz ediyorum. Böyle ucube bir durum var. Yayınevlerinin bir kısmının yaptığı öyle sözleşmeler var ki, daha o aşamada aşağılanma duygusu uyandırıyor. Uzun uzun çevirmenin nelere hakları olmadığını anlatır, dört beş sayfa yayınevini çevirmenden korur; çevirmenin haklarını teminat altına alan maddeler ise yarım sayfa bile değildir.

Ödül aldığınız kitap Metis Yayınları’nca basıldı. Onların çevirmenlerle kurduğu ilişki nasıl?

Metis’in hesaplaması gene aynı ama tavrı tarzı çok farklı. Yazarlarıyla, çevirmenleriyle kurduğu ilişki çok saygılı, belli bir standardı var. Hiçbir zaman alacağınız ücreti geciktirmek, onu parça bölük vermek gibi tatsız durumlara düşürmüyor.

Seçici Kurul başkanı Doğan Hızlan, ödülü açıklarken, adınızın kitabın kapağında yer almamasını, kitabın girişinde özgeçmişinizin olmamasını eleştirdi ve “Tüm çevirmenlerin adlarının kitap kapaklarında yer almayı hak ettiğini bu vesileyle tüm yayınevlerine aktarmayı çeviri jürisi olarak görev biliriz” dedi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kitabın girişinde çevirmenin biyografisine yer verilmesi, çevirmenin adının dış kapakta yazılması çevirmene, emeğine, yaptığı işe daha çok saygı gösterildiği anlamına gelmiyor.

Bunu yaptığı halde çevirinin ve çevirmenin hakkını gözetmeyen birçok yayınevi var. Buna karşılık, çevirmenin adına kapakta yer vermediği halde, örneğin Metis gibi, çevirmenin emeğine saygı gösteren, bu emeği en iyi şekilde işleyen yayınevleri de var.

Ödül konuşmanızda ayrıca, “Edebiyata, sevdiğim bütün yazarlara ve Georges Perec’e minnetarım” demiştiniz…

Evet. Çünkü olduğum kişiyi olmamda en büyük pay onların. Ayrıca, en umutsuz, en karamsar, en güçsüz zamanlarda edebiyat olmasa nereye sığınırdık?

Hızlı Erişim